Tümünü Görüntüle

Yalom (1989) Aşkın Celladı adlı kitabında kilo problemi yaşayan bir danışanı ile ilgili bir vaka öyküsünü anlatır. Yalom ve danışanı terapinin ilerleyen süreçlerinde danışanın kanserden dolayı kaybettiği babasının ciddi kilo kaybı ile, bilinç dışı düzeyde zayıflığı, ölüm ile ilişkilendirdiğini keşfeder. Yani danışandaki aşırı yeme alışkanlığı kendisinin bilinç dışı düzeye attığı ölüm korkusu ve babasının yasına karşı geliştirdiği bir savunma olarak ortaya çıkmıştır. Danışan bu meselelerin çözümü ile yıllar sonra hızlı bir şekilde kilo verebilmeye başlar. Bu vakadaki örnek ile Yalom bize aslında terapinin kilo verebilmedebazen bir diyetisyenden daha yapıcı bir işleve sahip olabileceğini göstermiştir.

Günümüzde obezite ile mücadelenin psikolojik ayağı yeterince önemsenmemektedir. Ancak yapılan çalışmalar psikolojik müdahalenin önemini vurgulamakta ve obezite hastalığına sahip kişilerin bir takım ortak karakteristiklere sahip olduğunu göstermektedir.Örneğin psikodinamik perspektiften obezite hastalığına sahip kişilerde ortak olarak oral döneme bağımlılık gözlemlenmektedir. Psikoseksüel gelişimdeki yeme, parmak emme gibi oral meseleler, sevgi ve güvenliğe eşdeğer kabul edilir. Bu dönemdeki doyumsuzluğun aşırı yeme ile kompanse edilebilmekte olduğu görülmektedir (Yalçın, 2013). Blondheim (1967) ise uyguladığı Rorschach ve TAT testlerinde obez hastalığına sahip kişilerin daha çok oral bağımlı yanıtlar verdiğini raporlamıştır (AktaranSlochower, 1987). Çelebi (2015) çalışmasında yine obezitenin tek bir sendrom olmadığını, obezitede kişilik özellikleri ve psikopatolojinin farklılaştığını raporlamıştır.Sonuç olarak problematik özelliklerin keşfi ve bunlara karşı yapılan müdahalelerin obezite ile mücadelede önemli bir role sahip olduğu düşünülmektedir.

Depresyon ve Anksiyete:Yapılan çalışmalarda obezite ve psikopatoloji arasında bir ilişki olduğu gözlemlenmiştir, örneğin Çelebi (2015) obeziteyle depresyon ve kaygının güçlü bir komorbid ilişkisine sahip olduğunu raporlamıştır (örn. Çelebi, 2015; Uzun, 2014). Özdel ve arkadaşlarının (2011) yaptığı çalışmada yine obezite grubunda depresyon ve kaygının en yaygın görülen bulgular olduğu raporlanmıştır (Aktaran Çelebi, 2015).

Birçok kişi yemenin mutlu edici etkisini savunmaktadır, kilo problemi yaşayan gençlerle yapılan bir çalışmada depresyon ve kaygı gibi olumsuz duygulanımla başa çıkmada kontrolsüz yeme ve bu yolla duygu düzenlemenin daha sık görüldüğü raporlanmıştır (Yalçın, 2013). Slochower (1987) psikodinamik temelli çalışmasında benzer bir şekilde, aşırı yemenin yoğun içsel kaygı halinin kontrolü için yapılan bir girişim olduğu raporlamıştır;çalışmasında temel olarak kaygı ve yeme arasındaki ilişki işaret edilmektedir (örn. Aydoğan, 2017). Literatür bilgileri ışığında temel olarak,aşırı yeme alışkanlığının depresyon veya anksiyete beraberinde oluşan olumsuz duygulanıma karşı geliştirilen bir çeşit başa çıkma mekanizması olduğu gözlemlenmektedir. Oluşan kısır döngü ile birlikte kilo alımı benzer şekilde yine depresyon ve kaygıyı doğurmaktadır. Luppino ve arkadaşları (2010) ise, meta analiz çalışmaları sonucunda depresyon ve obezitenin birbirini yordayıcı etkisini bulmuşlardır (Aktarılan, Uzun, 2014). Bu başa çıkma stratejisi sonucunda yeme alışkanlığı bu kişiler için kompulsif bir ritüele ve bunun sonucunda yeme bağımlılığına dönüşmüş olabilir (örn. Çelebi, 2015). Sonuç olarak obezite hastalığına sahip kişilerin büyük çoğunlukla depresif ve kaygılı özellikleri olduğu ve bu duygularla başa çıkmada yeme davranışına başvurdukları gözlemlenmektedir.

 

Dürtüsellik:Psikanalitik kurama göre aşırı yeme, altta yatan dürtü kontrol probleminin bir göstergesidir (Wilson, 1992; Aktaran Aydoğan, 2017). Annagür ve arkadaşları (2012) ise dürtüselliğin yeme davranışını kontrol etmekte zorlanma, tedavileri yarıda bırakma, kalorili şeylere karşı ilgi artışı ile obeziteyi tetikleyebileceğini savunmuştur. Kişilik envanterlerinden elde edilen bulgular ise obezite hastalığına sahip kişilerde dürtüsellik, obsessif ve mükemmeliyetçilik özelliklerinde daha yüksek, öz denetim skorlarında daha düşük puanlar elde ettikleri bulunmuştur (Çelebi, 2015). Bahsedilen dürtüsellik ve düşük öz denetimin kaygı ve depresif duygulanımla başa çıkmada dayeme alışkanlığına başvurmayı pekiştiren özellikler olabileceği düşünülmektedir.

Elde edilen bulgular gösteriyor ki, her ne kadar biyolojik etmenler obezite üzerinde önemli bir role sahip olsa da, psikolojik temelli müdahalelerin de göz ardı edilemeyecek bir etkisinin varlığı gözlemlenmiştir.

Uzm. Klinik Psikolog Ayşe Aydınoğlu


Yazılar


Hamilelikte Depresyon geri
Logoterapi Nedir? ileri
Mail Grubuna Üyelik

Çadem Psikoloji

Kısayollar

Sosyal Medya

Kısayollar

Sosyal Medya