Tümünü Görüntüle

BİLİŞSEL-DAVRANIŞÇI  TERAPİ

AARON T.BECK

 

  

Özkan Kenarlı

Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bilim Dalı

 

 

 

 

ARAŞTIRMA RAPORU

Danışman:Yrd.Doç.Dr. Baki DUY

 

 

 

 

 

 

T.C

İNÖNÜ ÜNİVERSİTESİ

SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

Eğitim Bilimleri Eğitimi Ana Bilim Dalı

Malatya-Ocak 2010

 

 

GİRİŞ

TEMEL FELSEFESİ

Bilişsel Davranışçı Yaklaşım, davranışçı ve bilişsel terapilerin temel ilkelerinin bir araya gelmesi ile oluşan geniş bir yelpaze olarak tanımlanabilmektedir. Davranışçı terapinin bu oluşuma katkıları arasında, öğrenmenin rolü, karmaşık davranışların bile en küçük parçalarına ayrılarak incelenebileceği ve küçük hedefler belirlenerek değiştirilebileceği ve bu sürecin gözlenmesinin önemi; bilişsel terapinin katkıları ise, kişilerin kendi ifadelerine önem verilmesi, dilin önemi, benlik algıları ve kişilerin davranışları ile düşünce ve duyguları arasındaki karmaşık ilişkiyi açıklaması sayılabilir ( Bay, 2003 ).

Bilişsel Davranışçı Yaklaşım’ım büyük bölümünü kapsayan “Bilişsel Psikoloji”, Bilişsel Davranışçı Terapi’nin temelini oluşturan, psikolojik bir yaklaşımdır. Bilişsel Terapi, psikoterapik sistemini oluştururken, Bilişsel Psikoloji’nin varsayımlarından ve kavramlarından yararlanmıştır. Buna göre, Bilişsel Terapi’yi anlayabilmek için öncelikle Bilişsel Psikoloji’yi tanımak gerekmektedir.

Bilişsel Psikoloji’nin birçok tanımlaması yapılacağı gibi, genel anlamda, zihnin işleyişi ve bilinç durumlarıyla ilgilenen bir ekol olarak açıklanabilmektedir. Bilişsel Psikoloji’nin öncüllerinden sayılan Neisser ise, Bilişsel Psikoloji’yi şöyle tanımlamaktadır: “Biliş terimi, duyusal girdilerin dönüştürüldüğü, azaltıldığı, yeniden gözden geçirildiği, depolandığı ve kullanıldığı bütün süreçlere işaret etmektedir.” Bilişsel Psikoloji, duyumdan algıya, örüntü tanımaya, dikkate, bilince, öğrenmeye, belleğe, kavram oluşturmaya, düşünmeye, zihinde canlandırmaya, hatırlamaya, dile, zekaya,  duygulara ve gelişime kadar tüm psikolojik süreçleri içine almakta ve davranış alanının tüm çeşitliliğini kapsamaktadır (Solso, 2007). Psikoloji bilimi, uzun süre zihinsel süreçler ve bilinç ile ilgilenmemiştir. Psikoloji, bu dönemlerde Davranışçılık’ın etkisinde kalmıştır.

Bilişsel Psikoloji, Davranışçılık’tan birkaç noktada ayrılmaktadır. İlk olarak, Bilişselci psikologlar, basit bir şekilde uyarıcıya tepki vermeden ziyade, bilme süreci üzerinde yoğunlaşmışlardır. Önemli olan, zihinsel süreçler ve olaylardır, uyarıcı-tepki bağlantıları değildir. Vurgu, zihin üzerine yapılmıştır. Bunun anlamı, Bilişselci psikologların, davranışı önemsemediği değil, sadece davranışsal tepkilerin, onların araştırmalarının tek amacı olmadığıdır. Davranışsal tepkiler, kendilerine eşlik eden, zihinsel süreçler hakkında sonuç çıkarma kaynağı olarak kullanılmaktadır. İkinci olarak, Bilişselci psikologlar, zihnin deneyimlerinin nasıl yapılandırıldığı veya düzenlendiği ile de ilgilenmektedirler. Jean Piaget gibi Gestaltçı psikologlar da, bilinçli yaşantıları (duyumlar ve algılar) anlamlı bütünlere ve kalıplara sokma eğiliminin doğuştan olduğunu iddia etmişlerdir. Zihin, zihinsel deneyime bir form ve tutarlılık kazandırmaktadır. Üçüncü olarak, bilişsel görüşte, birey çevreden aldığı uyarıcıları, aktif bir şekilde düzenlemektedir. İnsanlar, bazı olaylara bilerek katılmak ve bu olayları hafızaya işlemeyi seçerek, bilginin elde edilmesi ve uygulanması sürecine katılma yeteneğine sahiptirler. İnsanlar, Davranışçıların iddia ettiği gibi, dış güçlere pasif bir şekilde tepki vermemektedirler (Schultz, 2002).

İnsanlar ve hayvanların hayatta kalması, çevrenin önemli özelliklerinin bilinmesine bağlıdır. Bu bilgi nereden geldi ve zihinde nasıl temsil edilir? Bu soru, insanlık tarihi süresince gündemde olan ana sorudur. Temel olarak, bu konuyla ilgili olarak iki cevap ileri sürülmüştür: Görgülcüler, bilgimizin deneyimlerimizden geldiğini ileri sürmektedir. Doğuştancılar’a göre ise bilgi, beynin doğuştan gelen özelliklerine bağlıdır. Doğurtancılar, duyusal deneyimimizi düzenleyen, önceden mevcut kategoriler bulunduğunu iddia etmektedirler (Solso,2007).

Bilişsel Psikoloji, gündemde olan bu ana sorulara cevap ararken, başlangıç işaretlerini 1930’larda vermiştir. Ancak, bu ekolün kuramsallaşması, 1950’lere kadar uzanmaktadır. Davranışçı E.R. Guthrie, kariyerinin sonlarına doğru, mekanik modeli beğenmemeye başlamış ve bir uyarıcının, fiziksel terimlere her zaman indirgenemeyeceğini iddia etmiştir. Psikologların, uyarıcıyı algısal veya bilişsel terimlerle anlatmak zorunda olduğunu belirtmiştir. Guthrie‟ye göre, psikologlar davranış terimleri kullanarak, anlam kavramıyla uğraşmamaktadırlar. Çünkü bu zihinsel ya da bilişsel bir süreçtir. E.C. Tolman’ın Davranışçılık’a bakışı ise Bilişsel Psikoloji’nin başka bir işaretidir. Tolman’ın Davranışçılık anlayışı, bilişsel değişkenlerin önemini kabul etmiş ve uyarıcı-tepki yaklaşımının gerilemesine katkıda bulunmuştur. Tolman, bilişsel harita düşüncesini öne sürmüş, hayvanlara amaç atfetmiş ve gözlemlenemeyen içsel durumları işlemsel olarak tanımlama yolu olarak ara değişkenler üzerinde önemle durmuştur (Schultz,2002).

Bilişsel Psikoloji’nin gelişimine katkı sağlayan diğer iki önemli isim ise, Rus bilim adamı Lev S. Vygotsky ve İsviçreli bilim adamı Jean Piaget’tir. Bu iki önemli isim de içsel süreçlere dikkat çekerek, bilişsel gelişimi açıklayan güçleri anlamamıza önemli katkılar sağlamışlardır (Solso,2007).

Pozitivist filozof Rudollf Carnap da, iç gözleme dönüşten bahsetmektedir. 1956 yılında, “Bir insanın kendi hayal etme, hissetme vs. halleri, -ilke olarak dış gözlemden farklı olmayan- bir tür gözlem olarak bilginin meşru kaynağı olarak kabul edilmelidir.” demiştir. Hatta Davranışçılık’a, işlemsel tanımlar kavramını veren Percy Bridgman bile, daha sonra Davranışçılık’ı terk etmiş ve iç gözlem raporlarının işlemsel analizlere anlam vermekte kullanılması gereği üzerine ısrar etmiştir. Gestalt Psikolojisi de “organizasyon, yapı, ilişkiler, deneğin aktif rolü ve öğrenme ile hafızada, algının önemli bir yer alması” gibi noktalar üzerinde odaklanması sebebiyle, bilişsel hareketi etkilemiştir. Bunlara göre, Bilişsel Psikoloji’nin, tek bir kurucusundan bahsedilmemektedir. Çünkü alanda çalışan psikologların hiçbiri, yeni bir hareket başlatma hırsında değillerdir. Buna rağmen, George Miller ve Ulric Neisser, Bilişsel Psikoloji’nin resmi kurucuları sayılmasalar da, bugün Bilişsel Psikoloji’nin dönüm noktası sayılan araştırma merkezi ve bir kitapla alanın oluşacağı zemini hazırlamışlardır (Schultz, 2002).

Aaron Temkin Beck (1921-)

Aaron Temkin Beck, 1921’de Providince, Rhole Island, ABD’de doğmuştur. Çocukluğu sıkıntılarla geçmiş; okul yıllarının başlarında, eğitimi, önemli bir rahatsızlıktan dolayı kesintiye uğramış, ancak bu hastalığı yenmiş ve okulu, yaşıtlarından bir yıl önce bitirmiştir. Hayatı boyunca birtakım korkularla mücadele etmiştir. Bunlar; kan kaybına yol açan yaralanma korkusu, boğulma korkusu, tünel korkusu, sağlığıyla ilgili kaygılar ve topluluk önünde konuşma sıkıntısıdır. Beck, bu kişisel sorunlarından, başkalarını anlamada ve kuramını geliştirmede faydalanmıştır.1942’de Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitiren Beck, tıp kariyerine nöroloji ihtisası ile başlamasına karşılık, psikiyatri rotasyonu esnasında, karar değiştirip psikiyatriye geçmiştir. Kore Savaş’ında gönüllü olarak askeri hastanede Nöropsikiyatri başasistanlığı yapan Beck, 1953’te psikiyatri uzmanı olmuştur. 1954’te Pennsylvania Üniversitesi Tıp Fakültesine girmiş ve emekli oluncaya dek burada çalışmıştır. 1958 yılında Philadelphia Psikanaliz Enstitüsünden kişisel analizi tamamlanarak psikanalist olarak mezun olmuştur. 1960’lı yıllarda deneysel temelleri olmaması nedeniyle, özellikle psikoloji topluluğu, Psikanalizi eleştirmeye başlamıştır. Beck bu eleştirilere karşılık vererek Psikanalizin varsayımlarının deneysel olarak desteklendiğini göstermek amacıyla depresyonu çalışma alanı olarak seçmiştir (Corey,2008).

 Bilişsel Terapiyi kurmasına yol açan gelişmelerin başlangıcını depresif hastalar üzerinde yürüttüğü araştırmalar oluşturmuştur. Depresif hastaların düşünce içeriklerinde gözlenen bilişsel çarpıtmalar Beck’in dikkatini çekmiştir. Beck’e göre ruhsal sorunlar, bilgi işleme sisteminin hatalı ya da çarpık bir biçimde çalışması sonucunda ortaya çıkmaktadır. Böylece, düşünme tarzındaki bozulmalar, bireyin ruh sağlığının bozulmasına neden olmaktadır. Beck, depresif hastaların rüya içeriklerinin analizine dayalı bir seri çalışma yapmıştır. Araştırma sonucunda, bu hastaların rüyalarında kendilerini yetersiz, kusurlu gördükleri ve olumsuz bir duygulanım yaşadıklarını göstermiştir. İlk önce bu bulguyu hastaların acı çekme arzusuyla açıklayarak verilerin Psikanalitik Kuramı desteklediği yorumunu yapan Beck, daha sonra bu açıklamanın uygun olmadığını fark etmiştir. Çünkü hastalardan elde ettiği görünür rüya içeriklerinde acı çekme isteğine ilişkin bir bulguya rastlamamıştır. Hastalardan elde edilen bilgi, bu hastaların kendilerini kusurlu, hastalıklı, yalnız görerek sadece ve sadece acı çektiğini göstermiştir. Araştırma ilerledikçe altta yatan süreçleri yorumlamak yerine, hastanın yaşantıları düzeyinde kalarak aşmayı denediğini; hastanın bilinçdışı olduğu varsayılan arzularına bakmayı bırakıp, kolaylıkla saptanabilecek, ölçülebilecek ve incelenebilecek yaşantılarına odaklanmak gerektiğini söylemiştir. Beck, Freud’dan uzaklaşarak, hastanın yaşadığı duygusal tepkilerin ve davranışların anlaşılması için hastaların düşüncelerine yoğunlaşmanın karmaşık Psikanalitik kavramlara göre çok daha fazla işe yaradığını görmüştür (Türkçapar, 2005).

 Beck, bilişsel temelli bir depresyon kuramı geliştirmiştir. Depresyonda, insanların bilişlerinin “bilişsel bozukluklar” adını verdiği, mantık hataları ile dolu olduğunu fark etmiştir. Beck’e göre, olumsuz düşünceler, bilinçaltında gizli yatan, işlevsel olmayan düşünce ve varsayımları yansıtmaktadır. Bu düşünceler, durumsal olaylar tarafından harekete geçirildiğinde, depresif şekilde ortaya çıkmaktadır. Beck, danışanların işlevsel olmayan düşüncelerini değiştirmede ve dolayısıyla birtakım psikiyatrik durumdan kurtulmada, aktif bir rol oynayabileceğine inanmıştır. Bilişsel Terapinin kullanımı ve psikopatoloji alanlarında yaptığı sürekli araştırmalar ona, ABD deki bilimsel çevrelerde itibar kazandırmıştır. Beck’in öncü araştırmaları, Bilişsel Terapinin depresyon üzerindeki etkinliğini artırmıştır. Bilişsel Terapayi depresyona, genel kaygı ve panik rahatsızlıklara, alkolizm ve madde bağımlılığına, yeme bozukluklarına, evlilik ve ilişki ile ilgili sorunlara ve kişilik bozukluklarına başarıyla uygulamıştır. Depresyon, intihar riski, kaygı, benlik saygısı ve kişiliğin ölçülmesi ve değerlendirilmesine yönelik birçok psikolojik test geliştirmiştir. Ayrıca Beck, dört çocuğundan birisi olan, Dr. Judith Beck tarafından yönetilen bir araştırma ve eğitim merkezi olan, Beck Enstitüs’nün de kurucusudur (Corey,2008). 

TEMEL KAVRAMLAR

Temel İlkeler:

Bu yaklaşımın temel ilkeleri şöyle sıralanabilir: (Türkçapar, 2005).

 

       1. Kişi, çevrenin kendisinden çok, çevreyi algılamasıyla ortaya çıkan kendi zihnindeki  çevrenin bilişsel tasarımına göre tepki verir.

       2. İnsan öğrenmelerinin çoğu bilişsel işlevler aracılığıyla gerçekleşir.

       3. Düşünceler, duygular ve davranışlar nedensel olarak karşılıklı ilişki içindedir. Bunlardan biri diğerinden daha başat değildir.

       4. Danışanın tutumları, beklentileri, ve diğer bilişsel etkinlikler terapötik girişimlerin planlanmasında ve uygulanmasında esas teşkil eder.

       5. Bilişsel süreçler davranışsal kuramla bütünleştirilebilir ve bilişsel tedavi yöntemlerini davranışçı tekniklerle birleştirerek daha iyi sonuçlar almak olasıdır.

        6. Bilişsel davranışçı terapist, uyumu bozan bilişsel süreçleri değerlendiren bir tanı  koyucu, danışanla bu işlevselliği bozuk bilişler ve onlara eşlik eden duygu ve davranış örüntülerini değiştirmek için çeşitli yeni öğrenme deneyleri düzenleyen bir eğitici ve danışman olarak çalışır. Bilişsel davranışçı yaklaşım öncelikle başvuruya neden olan sorunu çözmeyi hedefler. Esas olan “hedef uyumsuz davranışın” değiştirilmesidir. Ancak hedef uyumsuz davranış klasik tıpta “belirti (semptom)” olarak adlandırılandan farklı bir anlam taşır. Hedef uyumsuz davranışlar belirti değil, bireyin yaşamını kısıtlayan ve onun özgürce işlev görmesine engel olan davranışlarıdır .

BDY, içerisinde pek çok kuram yer almaktadır. Belli başlı iki kuram, Ellis’in geliştirdiği akılcı-duygusal davranış terapisi ve Beck’in geliştirdiği bilişsel terapidir.

 Beck’in Bilişsel Terapi Yaklaşımı

 Bilişsel terapi, bilişsel model üzerine temellendirilmiştir. Bu modele göre, insanların duygu ve davranışları olayları nasıl yorumladıklarından etkilenmektedir. İnsanların neler hissettiklerini belirleyen şey olayın kendisi değil, o olaya ilişkin olarak kişinin kendi zihninde verdiği anlamlardır. İnsanların yaşadığı duygular herhangi bir durumu nasıl algıladıkları ve anlamlandırdıkları ile ilişkilidir. Bu yaklaşıma göre, olayın kendisi bu duyguları belirlemez; duygusal tepkileri belirleyen şey, olaya yönelik yorumlardır (Beck, 2001).

Bu modelde, bilişsel süreç önemli bir rol oynamaktadır. Çünkü insanlar, çevrelerindeki olayların anlamını sürekli değerlendirirler. Ve bilisel süreçlere sıklıkla duygusal tepkiler eslik etmektedir. Bu uyumu bozan bilişsel süreçler, duygusal ve fizyolojik tepkileri tetikleyebilmektedir (Wright, Basco, ve Thase, 2006).

 Bilişsel terapist, daha yüzeyde olan ve fark edilenlerin ötesinde, farklı bir düzeydeki düşünsel yapılarla ilgilenmektedir. Bireylerin zihninden kısa sürelerle bazı değerlendirici düşünceler geçmektedir. Bu düşüncelere, “otomatik düşünceler” adı verilmektedir ve mantıkla ya da kasıtla ilişkili değildir. Kendiliğinden ve otomatik olarak zihnimizde beliriverirler; çok kısa ve hızlıdırlar. Bireylerin genellikle farkında oldukları bu düşünceler değil, düşünceleri takip eden duygusal durum, ruh durumudur.

Genellikle bu düşünceler, hiç eleştirilmeden doğruymuş gibi kabul edilmektedir. Bilişsel terapiye göre kişinin işlevsel olmayan bu düşünceleri mantık süzgecinden geçirildiğinde duyguları da genellikle değişmektedir. Bu düşüncelerin, bilişsel olgularla yani inançlarımızla ilişkili olduğu düşünülmektedir. Temel inançlar en derinde olan zihinsel yapı taslarındandır;“katı”, “toptancı”, “aşırı genelleyicidir”. Otomatik düşünceler ise, en yüzeydeki zihinsel ürünler olarak, belirli durumlara özgüdürler ve insanın zihninden sözcükler ya da imajlar (hayaller) seklinde geçerler. Her ikisinin arasında ise “ara inançlar” bulunmaktadır. Ara inançlar kalıplaşmış tutumlar, kurallar, ve varsayımlardan oluşmaktadır. Bu ara inançların temel inançlar ve otomatik düşüncelerle ilişkisi aşağıda yer alan şekillerde (sekil 2) şematik olarak gösterilmiştir. 

Bilişsel terapiye göre, insanların dünyayla ve diğer insanlarla etkileşimleri, dünyaya ve diğer insanlara yönelik kendi deneyimlerine dayalı kendi “bilgilerini” ve “inançlarını oluşturmalarıyla sonuçlanmaktadır. Bilisel terapist için özellikle önemli olan, işlevsel olmayan bu inançların doğuştan getirilmediği, öğrenildiği, bu yüzden de vazgeçilebileceğidir. Bundan dolayı terapi sırasında gerçeklere dayalı, yeni ve daha işlevsel bilgiler edinilebilmektedir. Bilişsel terapi süresince, başlangıçta daha yüzeyde ve kolay erişilebilir olan otomatik düşünceler üzerinde durulmaktadır. Terapist bu düşünceleri belirlemeyi, değerlendirmeyi ve değiştirmeyi öğretir. Daha sonra tedavinin odağına, bu işlevsel olamayan otomatik düşüncelerin daha derinlerindeki ve pek çok durum için geçerli olan inançlara geçilir. İlgili ara ve temel inançlar çeşitli şekilde değerlendirilerek, sonuçta danışanın olaylara yönelik algıları ve çıkarımları değiştirilir. Daha temel olan bu inançların değiştirilmesi, rahatsızlığın gelecekte tekrarlama olasılığı azaltmakta olduğu belirtilmektedir (Beck, 2001).

Bilişsel Formülasyon

Bilişsel kurama göre psikolojik sorunlar gizemli, nüfuz edilemeyen güçlerin ürünü değildir. Hatalı öğrenme, eksik veya yanlış bilgi temelinde doğru olmayan yorumlamalar yapılması ve imgelemle gerçekliğin birbirine karıştırılması gibi, sıradan süreçlerin sonucudur. Bu nedenle psikolojik sorunlar, ayrımların netleştirilmesi, yanlış kavramların düzeltilmesi ve daha uyumlu tutumların öğrenilmesiyle çözülebilir. İçe bakış, içgörü, gerçeği değerlendirme ve öğrenme, temelde bilişsel süreçler olduğu için, nevrozlara karşı bu yaklaşım bilişsel terapi olarak adlandırılmıştır (Beck, 1976).

Beck’e göre bilişsel model depresyon tedavisine ilişkin birbirleriyle ilişkili üç kavrama vurgu yapmaktadır. Bunlar, bilişsel üçgen, bilişsel şema ve hatalı bilgi işleme sürecidir (Beck ve diğerleri,1979).

Bilişsel üçlü: Bilişsel üçlü; bireyin kendisine, geleceğe ve yaşantılarına ilişkin bilişsel örüntülerini içerir. Bilişsel üçlüdeki ilk unsur bireyin kendisine ilişkin negatif örüntüleridir. Birey kendisini değersiz, yetersiz ya da istenmeyen birisi olarak görür ve bundan dolayı kendisini eleştirme eğilimine girer. Bilişsel üçlü ikinci boyutunda bireyin ilişkilerinde yoksunluk yaşadığını düşünmesi yer alır. Birey sosyal ilişkilerinde kendisini istenmeyen birisi olarak görür ve yalnız kalacağına inanır. Bilişsel üçlünün üçüncü boyutu da bireyin geleceğe ilişkin olumsuz görüşlerini içerir. Birey, yaşadığı güçlüklerin gelecekte de devam edeceğine inanmaktadır (Beck,2001).

Bilişsel şemalar : Bilişsel modelin içerdiği ikinci temel kavram bilişsel şemalardır. Bu kavram, depresif hastanın yaşamındaki olumlu faktörlerin objektif kanıtlarına rağmen hala niçin kendini yıkıcı (self-defeating) davranışlarını koruduğunu açıklamak için kullanılmaktadır. Birey, herhangi bir durumla karşılaştığında o durumla ilişkili şeması aktive olur. Şema uzun bir süre aktif olmayabilir ancak özel bazı durumlarda (örneğin, stres) aktive olur. Olumsuz şemalar aktive olduğunda da hasta düşünce süreci üzerindeki kontrolünü kaybeder ve daha uygun şemalarını harekete geçirmekte zorlanır.

Hatalı bilgi işleme süreci : Depresif bireyin düşüncelerindeki bu sistematik hatalar onun, karşıt kanıtlar bulunmasına rağmen inancını korumasını sağlar. Beck, düşüncedeki bilişsel hataları kuramını ilk geliştirdiği yıllarda hatalı çıkarsama, seçici soyutlama, aşırı genelleme, büyütme ve küçültme olarak tanımlamış, 1979 yılında da bu listeye kişiselleştirme ve kutuplaştırma hatalarını eklemiştir.

Otomatik Düşüncelerde Görülen Düşünce Yanlışları:

1. Hep ya da Hiç Tarzı Düşünme (Kutuplaşmış Düşünce): Olaylar, çok iyi-çok kötü gibi iki uçta algılanır. Bu kutuplaşmış düşünme sisteminde olaylar ‘‘siyah’’ ve ‘‘beyaz’’ olarak etiketlenir (Corey,2008)

Örnek: “İyi dans edemiyorum. Ben bir hiçim, çok başarısızım.”

2. Felaketleştirme : Birey kendisine sanki herşeyin en kötüsü olacakmış gibi, diğer olasılıkları gözönünde bulundurmadan telkinde bulunur. Birey, herşeyin felaket bir biçimde sonlanacağına inanır ve sanki bu inançları doğruymuş gibi davranmaya başlar. Felaketleştirme, işler yolunda girmediği zaman bunu en kötü biçimde değerlendirmedir.

Örnek:“Hiçbir zaman bir iş bulamayacağım” (işten yeni ayrılan bireyin düşüncesi)

3.Olumlu olanı küçümseme:

Olumlu olayları yok sayma veya reddetmeyi ifade eder. Olumlu olayları küçümseme. Kişi, başarıları şans eseri meydana geldiğine inanır. Kendisinin herhangi bir etkisi olmadığını düşünür.

Örnek: “Görüşmemiz iyi geçti çünkü o, konuşulması kolay biriydi.”

“Sınavdan iyi not almam önemli değil. Bunu herkes yapabilirdi.”

4. Etiketleme :

Kişinin kendisini veya karşısındaki kişiyi bir davranışına dayanarak tutumu hakkında bir genelleme yapmak. Etiketleme de yapılan düşünme hatası kişinin kendisiyle, bir durumla veya başka birisiyle ilgili duygularını olumsuz bir ifadeyle özetlemesidir. Sosyal anksiyetesi yüksek olan bireyler, olumsuz etiketlemeyi başkalarından çok kendileri için kullanırlar. Bu etiketler, bireyin dikkatini yaptığı ya da söylediği için hoşnut olmadığı özel bir durumdan, kendi kişiliği ve karakteri ile ilgili komple bir olumsuz yargıya çektiği için problemlere neden olur. Genellikle bireylerin kendilerini şu şekilde etiketledikleri görülmüştür:Salak, aptal, yetersiz, sıkıcı, akıl hastası, gerizekalı, beceriksiz, iğrenç, kaçık, değersiz, kaybetmeye mahkum

Örnek:“Anneme yardım edebilirdim. Ben bencil bir insanım.”

5. Filtreleme: (Seçici Algılama)

Resmin bütününü görmek yerine, tek bir olumsuz detaya odaklanmayı ifade eder. Olumsuz detaya odaklanıldığında kişinin, aslında pek çok olumlu detayı içeren resmin bütününü görmesi zorlaşır. Bir durumun seçici olarak belli bir ayrıntısının algılanması, diğer önemli özelliklerin ise göz ardı edilmesidir. Geri plandaki olumsuz anlamlandırma nedeni ile olayların genellikle olumsuz detayları algılanmakta, olumlu detaylar gözden kaçmaktadır.

Örnek: “Sınıfta arka sıradaki iki öğrenci dersle ilgilenmedi. Ben başarısız bir öğretmenim.”

6. Aşırı Genelleme

Bireyin, bir tek olaya çok önem vermesidir. Üzerinde çok durulan bu olay genellikle olumsuz bir olaydır. Kişinin bu olumsuz olaydan birtakım kurallar çıkarıp, bunu başka durumlara genellemesidir. Genellikle bu tür düşünceler ve ifadeler içinde sık sık “her şey, hiç bir şey, her zaman, hiçbir zaman, asla, hep gibi tanımlamalar geçer.

Örnek:“Elime aldığım her şeyi berbat ederim, hiç bir işi doğru dürüst yapamam.”

7. –meli , - malı yargıları (emirler)

Bireyin, kendisine veya başkalarına ilişkin nasıl davranmaları gerektiğine ilişkin yargılarının bulunması ve bunların karşılanmamasının son derece kötü olduğunu düşünmesi.İnsanlar, kendi yaşam tarzlarını oluştururken bir takım kurallara ihtiyaç duyarlar. Bu kuralların varlığı önemlidir de. Düşünce yanlışlarına (thinking errors) yol açan, -meli, -malı yargıları genellikle uç olanlar veya mükemmeliyetçilikle ilişkili olanlardır.

Örnek: “Herzaman dörtdörtlük davranmalıyım”.

“Kontrolümü hiçbir zaman kaybetmemeliğim”.

Sosyal kaygısı yüksek olan bireylerin kendileri için koydukları standartlar çoğunlukla çok yüksektir, bu nedenle gerçekleştirilmesi zordur.

 

Depresyonun Bilişsel Kuramı:

1960’larda depresyonun doğası ve sebeplerine ilişkin psikolojik bağlamda büyük bir ilgi meydana geldi. Bu kuramsal yaklaşımların açıklamalarında çaresizlik ve umutsuzluk kuramları merkezi bir yer aldı. Bu kuramların en etkili olanlarından birisi Beck tarafından geliştirildi. Beck, umutsuzluğu bireyin geleceğe ilişkin olumsuz beklentiler geliştirmesi ve kişinin kendi kapasitesini olduğundan aşağı görmesi olarak tanımlamaktadır (Henkel ve diğerleri, 2002).

 Depresyondaki kişi, kendisini, deneyimlerini ve geleceğini olumsuz olarak değerlendirme eğilimindedir. Bu olumsuz düşünceler, kişinin deneyimlerini ve olayları sistematik olarak yanlış yorumlamalarından kaynaklanmaktadır. Kişi, kendisini “kaybeden” olarak algılamakta, önem verdiği “kişiler arası ilişkiler” gibi alanlarda değerinden bir şeyler kaybettiğine ve önemli olarak gördüğü hedeflerine ulaşmakta başarısız olacağına inanmaktadır. Bütün işlerde başarısız olacağını düşündüğü için de amaçlarına ulaşmada ihtiyaç duyduğu motivasyonu kendisinde bulamaz.

 Kişinin bu olumsuz düşüncelerine, üzüntü, hareketsizlik, kendini suçlama, mutsuzluk ve intihar düşünceleri gibi pek çok belirti de eşlik etmektedir. Bunların sonucu olarak, olumsuz düşünceler, hoş olmayan etkiler ve kendini yenik düşüren motivasyon birbirlerini güçlendirici bir etkiye sahip olur. Bu yüzden depresyonu önlemede kullanılan bilişsel yaklaşımın özünü, danışanın kendisini “kaybeden” değil, “kazanan”, yardıma muhtaç değil, gücü elinde barındıran birisi olarak görmesini sağlayacak teknikler kullanma oluşturur ( Beck, 1976 ).

Beck, modelinde depresyonu üç kavramla açıklamaktadır: Bunlar; “bilişsel üçlü”, “sessiz kabullenişler” ve “bilişsel hatalar”dır. Bilişsel üçlü, benliğe, geleceğe ve çevreye ilişkin olumsuz tutumları içerir. Birey kendisini yetersiz ve kusurlu bulur. Çevresi ona yardım etmemektedir. Yaşamı, engeller ve zorlayıcı olaylarla dolu görür. Geleceğinden umutsuzdur. Engellemeler, düş kırıklıkları ve yoksunluklarla karşılaşacağını düşünür. Sessiz kabullenişler (şemalar), kişinin kendisinin de açıklayamadığı bazı inanç ve kurallardan oluşur. Birey, davranışlarını bu kurallara dayandırır. Bilişsel hatalar kavramı ise, depresyon belirtileri gösteren bireylerin düşünce biçimlerinin veya zihinsel işleyişlerinin, normalden farklılığına dikkat çekmek için kullanılmıştır (Beck ve diğerleri, 1979; Beck ve Lester,1963).

 Beck, Steer, Kovacs ve Garrison (1985), bireyin kendisine yönelik olumsuz görüşünü bilişsel üçlünün önemli bir parçası olarak görmektedir. Bu kurama göre bilişsel üçgen depresyonda özel bir rol oynar. Umutsuzluk ise depresyon için anahtar bir değişken olarak değerlendirilmektedir.

Bilişsel davranışçı yaklaşımın depresyonun gelişmesi ve sürmesine yönelik açıklamalarında umutsuzluk merkezi bir rol oynamaktadır. Bilişsel-davranışçı yaklaşıma göre umutsuzluk, daha çok depresyonun başlangıç ve sürdürülmesinde önceki potansiyel sebepler olarak görülür. Bu kapsamda umutsuzluk, belirli çevresel uyarıcılara karşı kişinin savunmasızlığına yol açan bir özellik faktör (trait factor) olarak değerlendirilir (Henkel ve diğerleri, 2002).

 Beck ve diğerleri (1985), 50 depresif hasta ile yaptıkları psikoterapi çalışması sonucunda şu bulguları elde etmişlerdir: Hasta intihardan önce kendi durumunu savunmasız ve umutsuz olarak değerlendirmektedir. Süregiden acıya dayanamayacaklarına ve sorunları için hiçbir çözüm yolunun olmadığına inanmaktadırlar. Bu yüzden intihar eden kişiler genellikle çaresiz ve umutsuz durumlarının tek çözümü olarak intiharı görmektedirler. Umutsuzluk, şimdiki olumsuz algıların geleceğe yansımasıdır. Kişi uzun süre yansıtmalar yaptığında, şimdiki güçlüklerinin sonsuza dek devam edeceğini düşünür.

 Umutsuzluğa eğilimli kişi, gelecek için belirli bir bilişsel örüntüye sahiptir ve bu örüntü geleceğin hiçbir iyi olasılığı içermediğini yineler. Kişi geleceği hakkında düşünmeye başladığında bu bilişsel yapı uyarılır ve kişi hoşlanmadığı deneyimlerin etkisi ile umutsuzluğun tipik duygusal ve motivasyonel belirtilerini göstermeye başlar (Beck ve Rush, 1978).

Bu modele göre, ilk yaşam deneyimleri, bireylerin kendileri ve dünya hakkında bazı şema ya da inançlar oluşturmalarına yol açar ve bunlar da sonradan davranışı değerlendirmede ve yönetmede kullanılırlar. Bu inançlardan bazıları da katı, aşırı ve değişmeye dirençlidirler. Bu yüzden de işlevsel olmayan inançlar olarak adlandırılırlar. Örneğin,”eğer birileri benim için kötü düşünürse, ben mutlu olamam”. Ancak işlevsel olmayan inançlar tek başına klinik depresyona yol açmazlar. Bireyin yaşamında bazı kritik olaylar olduğunda ve bunlar da bireyin inançlarını aktive ettiğinde problem oluşur. İşlevsel olmayan inançlar bir kez aktive olduğunda olumsuz otomatik düşüncelerin oluşmasına yol açarlar. Olumsuz otomatik düşünceler, amaçlı bir sürecin ürünü olmaktan çok aniden bireyin kafasından geçerler ve bu düşüncelere olumsuz duygular eşlik eder. Bu düşünceler, mevcut yaşantılara, gelecekteki olayların tahminine ya da geçmişteki bir olaya ilişkin olabilir ve sonuçta depresyonun gelişmesine yol açarlar: Davranışsal belirtiler (aktivite düzeyinde düşüş, geri çekilme v.b.), motivasyonel belirtiler (ilgi kaybı, tembellik v.b.), duygusal belirtiler (kızgınlık, suçluluk v.b.), bilişsel belirtiler (yoğunlaşma güçlüğü, kararsızlık v.b.), fiziksel belirtiler (iştah kaybı, uykusuzluk v.b.). Depresyon bir kez oluştuğunda olumsuz otomatik düşünceler giderek daha çok ve daha yoğun meydana gelir ve işlevsel inançlar giderek azalır. Böylece kısır döngü oluşur (Hawton, Salkovskis, Kırk ve Clark, 1989). Bu döngü, şekil 4’ te gösterilmektedir.

Beck’e Göre Bilişsel Terapinin Temel İlke ve Özellikleri:

Beck ve Emery (2006), bilişsel terapilerin temel ilkelerini söyle sıralamışlardır.

1) Bilişsel terapiler, duygusal bozuklukların bilişsel modeli üzerine durulmuşlardır. Belirli bir sorunun çözümünde, bir dizi müdahale tekniğinin kullanımından daha öteye anlam taşıyan bu yaklaşımda terapist düşünce duygu ve davranışlarla, bunların altında yatan semalar arasındaki iliksiyi dinamik bir çerçeve içinde ele alır. Ancak böylesine bir formülasyon sonrasında uygun müdahale teknikleri seçilir.

 2) Bilişsel terapiler sorun odaklı, zamanla sınırlı, kısa terapilerdir. Kısa terapiler, hem hasta hem de terapistin sorun üzerinde odaklanmalarını ve hastanın terapi ya da terapiste bağımlılık geliştirmesini önler. Bağımlılık sorunu, uzun süreli tedavilerin önemli sorunlarından biridir.

 3) Etkili tedavi için iyi bir terapötik ilişki gerekir. Terapötik model ne olursa olsun, iyi bir terapötik iliski tedavinin başarılı olması için şarttır. Empati, etkili dinleme becerileri, esneklik, ilgi ve terapötik işbirliği tedavinin değişmez elemanlarıdır.

4) Bilişsel terapiler terapistle ile hastanın ortak çabalarını ve işbirliğini gerektirir. Beck, yaklaşımının en temel ilkesi olan işbirliğini hastanın kendi düşünce ve inançlarını incelemesi konusuna yönlendirmiş ve her bir inanç ve düşünceyi doğruluğu kanıtlanması ya da çürütülmesi gereken hipotezler gibi ele almıştır. Tedavinin hedefleri, hızı, oturumlar arasında yürütülecek ev ödevleri her zaman hasta ile birlikte belirlenir. Başka bir deyişle, bilişsel terapiler hastaya uygulanan değil hasta ile birlikte yürütülen işlemlerdir. Bu işbirliği hep eşit düzeyde olmayabilir. Hasta ne kadar pasif, ne kadar deprese ise, terapistin işbirliğini sağlamadaki rolü o kadar artar. Tedavinin sonlarına doğru terapist daha az görünür olmaya ve sahneyi daha çok hastaya bırakmaya baslar. Bu tutum hastaya bağımsızlık duygusu vermesi yanı sıra, kendi sorunlarını çözmede sorumluluk almayı öğretir ve tedaviye uyum sorunlarının oluşmasını önler.

5) Bilişsel terapiler daha çok SOKRATİK SORGULAMA yöntemini kullanır. Bu yaklaşımda hastanın çeşitli soruların cevaplarını kendisinin bulması sağlanır. Yani terapist soruların cevaplarını vermez ancak bu soruların cevaplarını hastanın bulmasına yardımcı olur. Beck, terapisini hastanın temel düşünce ve inanç sistemlerini tehdit etmeden sürdürürken, soru sorma biçimini temel bir terapötik araç gibi görür. Sorulan sorular hastanın;

 

a) kendi düşünce içeriği konusunda daha çok fikir sahibi olmasını,

b) kendi düşünce biçimlerini daha iyi anlamasını,

c) düşüncelerini çeşitli bilişsel çarpıtmalar yönünden ele almasını,

d) düşünce içeriği ve biçimlerinin daha uyumlu olanlarla yer değiştirmesini,

e) düşünce ve davranışları ile ilgili olarak geleceğe yönelik planlar

yapmasını sağlar.

6) Bilişsel terapiler, direktif ve yapılandırılmış terapilerdir. Kısa terapilerin en önemli özelliklerinden biri yapılandırılmış olmalarıdır. Bu özellik terapiste sorunun tümüyle aynı anda uğraşmak yerine , sorunun çeşitli yanlarıyla ayrı ayrı çalışma fırsatı verir. Başka bir deyişle, tüm yemeği bir lokmada yutmak yerine, her seferinde küçük lokmalar yutmak yemeğin daha iyi sindirilmesini ve tadının çıkarılmasını sağlar. Ayrıca yaşamını yeniden düzenlemek amacıyla terapiye gelen pek çok hasta için yapılandırılmamış, yeterince organize olmamış “serbest -yüzen bir terapi” kontrendike olabilir. Çeşitli belirsizlikler nedeniyle, kaygısı artmış hastalar için en azından başlangıcında direktif olan bir yaklaşımla oldukça yarar sağlanabilmektedir.

7) Bilişsel terapiler, soruna yönelik yaklaşımlardır. Önce soranlar hiyerarşik bir düzen içinde sıralanır daha sonra bu sorunlar üzerinde ayrı ayrı çalışılır en sonunda ise birbirinden bağımsız gibi görünen sorunlar arasındaki bağlantılar ele alınır. Bu sorun oryantasyonlu olmayan terapilere göre, daha kısa sürede daha çok “is çıkartmak” anlamına gelir. Böyle bir yaklaşım sorunun çözümüne terapistin istediği yerden değil, hastanın istediği yerden başlamak anlamına da gelmektedir.

8) Bilişsel terapiler, eğitim modeli üzerine kurulmuşlardır. Terapide, terapistin bilgisinin hastayla paylaşılması önemli bir özelliktir. Bir bakıma terapist hasta’ için kolay ulaşılabilir bir bilgi kaynağı olmaktadır. Karşılıklı olarak sağlanan bilgi alışverişi yalnızca hasta için değil terapist içinde eğitici olmaktadır.

9) Bilişsel terapilerin teori ve teknikleri tümevarım metoduna dayalıdır. Teori sırasında hem hasta hem de terapist çeşitli hipotezler kurar ve bu hipotezlerin doğruluğunu araştırır. Bunu yaparken veriler toplanır, analiz edilir ve hiçbir hipotez yeterince araştırılmadan doğru kabul edilmez. Terapi bir bakıma hastayı bir bilim adamı gibi düşünmeye yönlendirir.

10) Ev ödevleri, bilişsel terapilerin en değişmez ve vazgeçilmez öğelerindendir. Hastanın haftada bir terapi oturumlarına gelerek sorunlarının üstesinden gelmesini beklemek gerçekçi değildir. Hasta kendisi için ne kadar çok çaba harcarsa, tedavi o kadar hızlı gider. Tedavi oturumlarında konuşulanların yasama geçmesi amacıyla, oturumlar arasında hastanın kendi kendine yürüttüğü aktivitelere ev ödevi denir. Ev ödevleri bilginin beceriye dönüştürülmesi için gerekli aktiviteleri içerir. Bu ödevler bilisel düzeyde (otomatik düşüncelerin incelenmesi gibi) verilebileceği gibi davranışsal biçimde (üzerine gitme gibi) de verilebilir (Beck ve Emery,2006 ).

Bilişsel-davranışçı yaklaşımda, davranışla ilişkili olan tüm boyutlar üzerinde durulmaktadır. Ancak bu yaklaşımdaki temel amaç, bilisel faktörlerin ele alınmasıdır. Bilişsel çarpıtmaların üzerinde durulmasıdır.

 

 

TERAPÖTİK SÜREÇ

TERAPÖTİK AMAÇLAR

 

Bilişsel terapi uygulayan bir terapistin en temel hedefi, terapi sürecini kendisi ve hastası için anlaşılır kılarak, terapiyi en etkili bir şekilde gerçekleştirebilmektir. Standart bir formata bağlı kalması ve hastaya söz konusu te


Yazılar


Hamilelikte Depresyon geri
Narsistik Kişilik Bozukluğu - Kuramcılardan Alıntılar ileri
Mail Grubuna Üyelik

Çadem Psikoloji

Kısayollar

Sosyal Medya

Kısayollar

Sosyal Medya